Genlerim, Genleri, Genlerimiz

Anlayış ile anlaşılabileceği kadarı anlamak ve burada durmak.

--Chuang Tzu

Genlerle Dans

Yazar: Tracy Lord

Gezegenimiz, Mars gezeni kadar bileşenleri az olan bir gezegen değil. Dünyamızın bileşenleri oldukça fazla; muazzam bir çorba, iskeleti olmasaydı amorf bir pelte! 19. yüzyılda evrim teorisi ile genler keşfedildiğinde bazı insanlar; “Aa büyük düzenleyici buymuş, Tanrı değil” bile diyebilmiştir. İlk bakışta pek haksız da görünmüyor bu söz. Genetik varlığının, Tanrı gibi, olmadığı yer var mı ki? Okyanus diplerinde, kutuplarda, yanardağların ağızlarında. Proteinlerden oluşan basamak gibi minnacık merdivenlerin canlıyı üretme, tekrar üretme hırsına ancak hayran kalınabilir. Richard Dawkins Bencil Gen kitabında, amaç olarak anladığımız vücut – ki genler bu “amac”a sözde hizmet ediyor – paradigmasının aslında tersinin daha doğru olduğunu ileri sürüyor: Vücut; sadece genlerin kendi etrafına ördükleri, kendilerine göre dizayn etmiş olduğu bir “hayatta kalma aygıtıdır”. Genler bizi yaşatmıyor, biz onlar için yaşıyoruz! Vücut, onları sağa sola taşımak, çiftleşerek onları aktarıp sürdürebilmek için var oluyormuş. Genom çalışmaları, genetik materylinin büyük bölümü görünürde işlevsiz, kod üretmeyen materyal olduğunu ortaya çıkardı. Sonraki araştırmalar, işlevsiz görünen, dolayısıyla “çöp” DNA’sı olarak adlandırılan materyalin bazı kısımları bu süreçte belirleyicidir diye, karşı argümanlarla tartışma devam ediyor. Belli ki, gen olgusu henüz birçok sır saklayan, değişik yorumlara açık.

“Peki bunların kahvaltımla ne ilgisi var?” diye sorulabilir. Hani son yıllarda “tohumcu” gruplar oluşuyor, tohum takasları, websiteler, eğitimler, paneller, festivaller düzenliyorlar, Evet Alyanak armudu, Hırsız Almaz kavunu, hoş, nostaljik, ancak artık modern cinslerden geçilmiyor. Kent yaşam biçimine uygun, uzaklardan kent merkezlerine yolculuklara dayanıklı, lezzeti az, yani hem her mevsimde salatalığa benzer bir şey yiyor, daha ne olsun. Şu sera denilen kimyasal dolu koca plastik balonlar içinden ne domatesler yaratıp çıkarıyorlar kış ayları. Ama “halkımız alıyor, yiyor..! Size n’oluyor kardeşim?” Değer mi Sisifüs gibi kayayı yokuş yukarı yuvarlamakta çabalamaya? Üstelik kentli tüketici, gıda harcamalarının her TL sinin bilmem kaç kuruşu toprakla uğraşan üreticiye, geriye kalanın ise uzak tarlalardan köşedeki hipermarkete kadar uzanan uzun bir aracılar zincirine gittiğini bilir.

Bugün yediğimizi belirleyen şey, insan ve bitki genleri arasındaki ilişki soframızın uzun romanıdır. Hani biz evcilleştirdik, biz ıslah ettik, hazır doğada bulmadık turuncu havuç, şekerli kavunlar – bu ilişki, 10 bin yıl süren bir tutkuluk romanıdır. İnsanın ilk bitki ve hayvanların yaşam koşullarını düzenleyerek kendilerini de, (kendisine göre) içindeki güzellikleri geliştirip ortaya çıkarmaya başladığından bu yana –tarım felsefecilerinin (evet vardır) dikkat çektikleri gibi – biz onları değiştirdiğimiz kadar onların da bizi değiştirdi. Biz onların bize muhtaç haline getirdik; onlar da sayesinde, bir yoruma göre, medeniyetim görkemlerine taşıdılar.

Bizim kuşağımızın gözleri ise, tam en hüzünlü bölümünün geçtiği sırada açtı. Çünkü iyi kötü alıştığımız, milenyumlar kadar eskiye dayanan bu evlilikten yorulmuşuz, hayat ortağımızı, bizim menfatımızla sıkı pazarlık yapan, esas kendi menfatına çalışan; hukuk, yatırım ve teknoloji donanımlı kapalı kapılar arkasındakilere havale ettik. Hayat ortağmız bizi, doğa anasını fazla üzmeden on bin yıllarca besliyordu. Biz de ona, damak tadımıza göre bakardık, ürettirirdik. Bugünse ortağımızın beslenme gücü, damağımızla beraber bunlardan para kazanan başkalara emanet ettik. Aramızda açılan bu mesafe gizli tehlikelere gebe olduğunu biliyoruz, ama modern yaşam tarzlarında hakim olan “kolaycılık” tercihi kendi mantığına sığmayan tüm sesleri yuttu, yutuyor.

O özlem, genlerimizde yazılı kalmış olsa gerek. İnsan türünün, yüz binlerce yıl avcı toplayıcı iken bitkiler ve hayvanları en ince ayrıntısına kadar bilmesi şarttı. Gözlem ve takibin birikiminden ders çıkaran, organize olan o pür dikkatinin oluşması için beynimize, cerebral cortez denilen ve bizi hayvanlardan ayıran o özel bölüm gelişip yerleşti. Birkaç yıl önce kuzey Avrupa’nın bir bataklığından nasıl korunduysa birkaç bin yıllık bir insan cesedi çıkarıldı. Midesinde 60 kadar ayrı bitki çeşidi bulundu. O da sadece ölüme yakalandığı sezonun, en son öğünde yenilen bitki sayısı. Bunları elbette iyi bilirmiş, yemişti. (Bu arada zehirli bitkiden ölmemiş, oldürülmüştü.) Bir bitki var ki öksürük keser, biri var ki öldürür, bir diğeri varki ancak ilk yağmurlardan hemen sonra tatlı olur, biri de var ki parfümü sinek kovar. Yüzlerce, hele ekvatordaysanız işiniz çok fazla; belki binlerce bitkinin sezondan sezona gelişim ve değişim aşamalarının, tohumunun toprağa düştüğünden itibaren hepsi bilinirdi. Bitkinin nasıl yaşadığını bildikten sonra bitki yetiştiriciliğe geçmesi algı-anlayış olarak sıçrama değildi, ilk etaplarda belki çok fark etmeyen bir ayardı. Zaten toplayarak yaşıyordu.

Bölgeden bölgeye değişen zamanlamalar ve pratiklerle insan uzun bir süre yetiştiriciliği, “bitki bilen” olarak bilip yetiştiriciliğine hiç ya da kısmen yanaşıyordu. Avcı toplayıcılıkta kaçırdığımız bir şey mi var? Bir kez hayatlar kısaydı fakat “kronik” denilen haftalarca kıvratan hastalıklardan ölmüyordu insan. Ölüm nedenleri daha çok kazalar, ağaçdan düşmeler, mastadonların boynuz geçirmeleri, vb. Biz hanımlar da, ormanda yavrularımız maymunlarla oynarken salatalık bolca ot, karın doyurucu kök ve büyük tohumlar (baklagil), aromatik yapraklar, tatlı için de meyve toplardık, fena mı?

1970’lerde de botanikçi Jack Harlan’ın Güneydoğu Türkiye’de yaptığı denemesinde tek başına 3 haftada elleriyle topladığı yabani buğday başak miktarının, küçük bir aileyi bir yıl besleyebildiğini hesapladı. Harlan’a göre de bunları toplamak için harcanan enerji ile bunlardan vücut için alınan enerji kıyasından ortaya çıkan toplam enerji kazanım rakamı ile, hiç bir tarım sistemi yarışamazmış.

ABD’de her yıl yapılan mutluluk düzeyi anketlerine göre en yüksek mutluluk düzeyinin 1957 yılında olduğu ortaya çıkıyor. 1957’de tabi her şey daha küçük çaplı, yereldi. Kullanılan tohumların önemli bölümü bölgesel kamu üniversite ve kurumların ıslah ürünleriydi ve “bölgeye uygunluğu” gözetilirdi. Ticari hibritlerin henüz, yaygın kullanımının başlarındaydı. Kasabalarda nineler evlerinin arkasında tavuk beslerdi, komşuların çoğu yaz sebzelerini, marmelat meyvelerini yetiştirirdi. Her şey vardı fakat ölçüsüyla. Araba vardı ama çoğu kişi pratikse işyerine yürürdü. Televizyon vardı ama ancak “seyredilmesi değer” programlar için açılırdı. Çocukların abur cabur ve tatlılar tüketimi net kısıtlamalar içinde kalırdı.

Derin değişimler uzun sürer. 1800’lü yıllarda genetik biliminin gelişmesi tarımda kilometre taşı sayılır. Özelliklerin yeni nesillere geçmelerinin matematiksel sırları çözülünce, o zamana kadar bitki ıslahında olan, herkesin başarma kapasitesinin olduğu gözlem ve deneyim, arka plana geçti. İstatik, denklemler, biyoloji, genetik bilimi vb. yüksek eğitimle edinen bilim aygıtları öne geçti. ABD’de 1920lerde yeni hibrit mısırlardaki mucize boyutlarıyla katlanan verim artışları, “bu işi uzmana bırakalım artık” havası estirdi. Bir zamanlar damak tadına, bahçıvanın hevesine, hava şartlarına, yerel ekolojik-ekonomik koşullara göre evrilen tarımsal bitki dünyası, bugün bilim diliyle açıklanıyor. Tüm insanlığın uğraşı olmaktan çıkıp küçük bir azınlığın mesleği oldu. Bitkilerin kademe kademe özel mülk statüsüne geçme serüveni de yola koyuldu. Bilimle açıklanan tohumunu parayla alan çiftçi, bitkinin yaşam döngüsünü yakından izleyip şekil vermekten vazgeçiyor ve uzaktan, bir traktörün üstünden sırf kullanıcısına dönüşüyor. Nesillerin birikimi olan bu kilit tarım pratiğini bir kenara bırakır, sadece girdi (tohum ve ilaçları) paketlerindeki kullanma talimatlarını okur. Kimyasallerle parlak, şişkin bitkilere, yakınlık olmaz zaten.

20 yüzyılın savaşları ve sonralarında geliştirilen teknolojileri çalıştırmak üzere sanayileşen ülkelerin her köşesine döşenen borular içinden “siyah altın” akıtılmaya başladı. Çekilen teller içinden de elektrik, ve dünyamız turbo hızına girdi. Devasa hacimli ve hızlı üretim sistemleriyle kirlenme, doğanın hastalanması, türlerin yok olmaları olağan haberler oldu ve lakin “sistem”; parlayan şehire cezbolup akın akın, elektrikli kutular içerisine koşuşan milyonlarca insana; siz bilemezsiniz, anlayamazsınız, dediler. Bu meselenin usulleri var, taslanmayın! Sizler tüketicisiniz, oysa çekinmeyin, tüketin, tüketin! Harikasınız! Harika olacak! dediler.

Çiftçilerin “genlerle dansı” binlerce yıldan beridir bizi besledi. Sonra tek bir yüzyılda yaratılmış tüm bu bitkilerin %85i toz duman oldu. Uğraş o yüzden, ata çeşitlerimizden geriye ne kaldıysa, bunlarla.

col2

Tohum

Sevdiğimiz bitkilerin yaşaması ve devamlı gelişmesi için tohumlarını alıp tekrar ekmemiz lazım. Çok sayıdaki tür için, tohumlarının bitkiden nasıl alınıp saklamamız gerektiği anlatılıyor.
devamı...

 

Bahçe

Bahçevanlık bilgileri engin deniz! … Bir yerden başlamak yeterli. Tecrübeli bahçıvandan ilk başlayanlara kolay gelecek, kolay gezinebilir bir bahçecilik rehberi.
devamı...

 

Bitki Evrimi

Genler, canlı maddeye şekil verendir. Bitki genetiğini yönlendirme işini de, insan ve doğa bölüşüyor. Atalarımızın yaptıkları gibi... Sağlıklı ve sağlığımızı koruyan bitkilerin genetik potansiyelini destekleyen basit yöntemleri anlatan denemeler, incelemeler.
devamı...