Mideye Fosil Yakıtı İndirmek

2003 MİDEYE FOSİL YAKITLARI İNDİRMEK

Bu makale, “peak oil” (petrol doruğu) kavramının geniş okur kitleleriyle buluştuğu yılların o sarsıntılı uyanış havasını taşıyor, “peak oil” literatüründe bir klasiktir. Yazarın, 2007’de aynı başlığı (Fosil Yakıtları Yemek) taşıyan bir kitabı yayımlandı. Pfeiffer, Dave Pimentel ile birlikte, “tarım” ve “petrolün bitişi” olgularını ilk kez bir araya getiren kişilerden.

The Wilderness Publications’dan 2 Ekim 2003’te yayımlandı. http://www.energybulletin.net/node/281

Dale Allen Pfeiffer

3 Ekim 2003, 1200 PDT, (FTW) -- İnsanlar (diğer hayvanlar gibi) enerjilerini yedikleri besinlerden alırlar. Geçen yüzyıla kadar, bu gezegendeki ulaşılabilir besin enerjisinin tümü, fotosentez yoluyla güneşten alınıyordu. İster bitkileri yiyin, ister o bitkileri yiyen hayvanları; besinlerinizdeki enerji nihai olarak güneşten geliyordu.

Bir gün güneş ışığından yoksun kalacağımızı düşünmek saçma olurdu. Hayır, güneş ışığı bol ve yenilenebilir bir kaynaktı ve fotosentez süreci gezegendeki tüm yaşamı besliyordu. O aynı zamanda belirli bir anda üretilebilecek gıdanın miktarının sınırlarını belirliyordu ve böylece nüfus artışına da bir sınır çekiyordu. Güneş enerjisinin bu gezegene akış miktarının bir sınırı vardır. Gıda üretiminizi arttırmak için ekim alanınızı genişletmek ve rakiplerinizi yerlerinden etmek zorundaydınız. Gıda üretimi için kullanılabilir enerji miktarını arttırmanın başka bir yolu yoktu. İnsanların nüfusu, diğer her şeyin alanını zapt ederek ve kullanılabilir güneş enerjisinin hep daha da fazlasını kendisine mal ederek, arttı.

Tarımsal üretimi genişletme ihtiyacı, yazılı tarihteki savaşların çoğunun gerisindeki itici nedenlerden biri oldu; diğer bir neden de, enerji üslerinin -tarımsal üretim gerçekte onun asli bir parçasıdır- genişletilmesiydi. Avrupalılar ekim alanlarını artık genişletemez hale gelince, dünyayı fethetme işine giriştiler. Kaşifler; fatihler, tacirler ve yerleşimciler tarafından takip ediliyordu. Yayılmacılığın nedenleri ticaret, para hırsı, emperyal amaçlar veya basitçe merak olarak açıklanmış olabilir; fakat işin temelinde tamamen tarımsal üretimin genişletilmesi yatıyordu. Kaşifler ve fatihler gittikleri her yerden ganimetleri ülkelerine taşımış olabilirler ama daima geride plantasyonları bıraktılar. Ve yerleşimciler toprakları temizleyip kendi ev ve çiftlik binalarını kurdular. Bu fetih ve yayılma, daha fazla yayılacak yer kalmayıncaya kadar devam etti. Kuşkusuz, bugüne kadar toprak sahipleri ve çiftçiler tarımsal üretim için daha fazla toprak elde etme uğruna mücadele ettiler; ama onlar ancak kırıntılar için mücadele ediyor. Bugün bu gezegendeki verimli toprakların neredeyse tümü tarım tarafından kullanılıyor. Kullanım dışında kalmış olan yerler, çok eğimli, çok sulu, çok kuru veya besleyici niteliği olmayan topraklardır.

Ancak tarımsal üretimin artık ekim alanlarının genişletilmesiyle büyütülemediği noktaya gelindiğinde, yeni buluşlar/yenilikler zaten kullanımda olan alanların daha esaslı biçimde işlenmesini mümkün kıldı. Topraklardan “zararlılar”ın def edilmesi ve oranın tarıma ayrılması süreci, sanayi devrimiyle hızlandı; tarımın makineleşmesi toprakların temizlenmesi ve sürülmesini çabuklaştırdı ve bir kişi tarafından bakılabilecek çiftlik alanı miktarını büyüttü. Gıda üretimindeki her artışla birlikte insan nüfusu da hızla arttı.

Mevcut durumda, toprağa dayalı fotosentez kapasitesinin yaklaşık yüzde 40’ına insanlar tarafından el konuluyor. Fotosentezle elde edilen enerjinin yarısından fazlasını ABD’de bizler kendimize ayırıyoruz. Bu gezegendeki birinci sınıf arazilerin tümüne sahibiz. Doğanın diğer kısmı, geri kalanıyla idare etmek zorunda. Besbelli ki, bu, türlerin tükenmesinin ve ekosistem üzerindeki baskının en önemli faktörlerinden biridir.

Yeşil Devrim

1950’ler ve 60’larda tarım, yaygın olarak Yeşil Devrim adıyla bilinen sert bir dönüşüme maruz kaldı. Yeşil Devrim, tarımın sanayileşmesiyle sonuçlandı. İlerlemenin bir kısmı, gıda ürünlerinin daha verimli üretilmesine yol açan yeni hibrit gıda bitkilerinden kaynaklanıyordu. 1950 ile 1984 arasında, Yeşil Devrim tüm dünyada tarımı dönüştürürken, dünya tahıl üretimi yüzde 250 arttı. Bu, insanların tüketimine ayrılan gıda enerjisi miktarında muazzam bir artış demektir. Bu ilave enerji, güneş ışığının artmasından ya da yeni toprakların tarıma açılmasından kaynaklanmadı. Yeşil Devrim için gerekli enerji; gübre (doğal gaz), böcek ilacı (petrol) ve sulama (hidrokarbon yakıt) şeklinde fosil yakıtlar tarafından sağlandı.

Yeşil Devrim, tarıma enerji akışını geleneksel tarımın enerji girdilerine göre ortalama 50 kat arttırdı. En uç örneklerde, tarımdaki enerji tüketimi 100 kat ya da daha fazla miktarlara yükseliyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, her bir Amerikalıyı beslemek için yılda 1500 litre[1] petrol eşdeğeri bir enerji harcanıyor (1994 verileriyle). Tarımsal enerji tüketiminin dökümü şöyledir:

  • Yüzde 31 inorganik gübre üretimi için
  • Yüzde 19 tarlada çalışan makinelerin işletilmesi için
  • Yüzde 16 nakliye için
  • Yüzde 13 sulama için
  • Yüzde 8 çiftlik hayvanlarının yetiştirilmesi için
  • Yüzde 5 mahsul kurutma için
  • Yüzde 5 böcek ilacı üretimi için
  • Yüzde 8 muhtelif

Bu rakamlar içinde paketleme, soğuk hava depolaması, perakende satış yerine nakliye ve ev halkının mutfağı için harcanan enerjinin maliyetleri bulunmuyor.

Okuyucuya modern tarımın enerji yoğunluğuna ilişkin bir fikir vermek gerekirse; gübreye gereken nitrojenin 1 kilosunun üretimi, 1,4 ilâ 1,8 litre dizel yakıta eşdeğer bir enerjiyi gerektirir. Doğal gaz hammaddesi bu hesabın içinde yoktur. Gübre Enstitüsü’ne (http://www.tfi.org) göre, 30 Haziran 2001’den 30 Haziran 2002’ye 1 yıllık sürede ABD 11.975.700 ton nitrojen gübresi kullandı. 1 kg nitrojen için alt rakam olan 1,4 litre dizel eşdeğeri enerji kullanıldığında, toplam nitrojen üretimi için harcanan enerjinin hacmi, 15,3 milyar litre veya 96,2 milyon varil (1 varil=159 litre) dizel yakıtına denk düşer.

Kuşkusuz, bu, modern tarımın enerji ihtiyacının kavranmasına yardım eden kaba bir karşılaştırmadır.

Tam bir gerçeklik duygusuyla söyleyebiliriz ki, bizler fosil yakıtları yiyoruz. Bununla birlikte, termodinamik yasaları nedeniyle, tarımdaki içeriye ve dışarıya enerji akışları arasında doğrudan bir bağlantı yoktur. Üretim sürecinde dikkate değer bir enerji kaybı olur. 1945 ile 1994 arasında ürün verimindeki 3 kat artışa karşın, tarımda kullanılan enerji tam 4 kat arttı. O zamandan beri enerji girdisi, ürün hasılatındaki artışla uyumlu olmaksızın, artmaya devam etti. Marjinal kârlar noktasına ulaştık. Yine de, topraktaki nitelik kaybı nedeniyle, “zararlılara karşı mücadele”nin artan talepleri ve sulamadaki (aşağıda çeşitli boyutlarıyla inceleniyor) artan enerji maliyetleri göz önüne alındığında; modern tarım, basitçe mevcut ürün rekoltelerini korumak için bile enerji harcamalarını arttırmaya devam etmek zorundadır. Yeşil Devrim iflas ediyor.

Fosil Yakıt Maliyetleri

Güneş enerjisi, yalnızca güneşten yeryüzüne ışın akışı oranıyla sınırlı, yenilenebilir bir kaynaktır. Öte yandan fosil yakıtlar, neredeyse sınırsız oranda kullanılabilen bir stok tipi kaynaktır. Bununla birlikte, insani bir zaman ölçeğinde, fosil yakıtlar yenilenebilir değildir. Onlar, dilediğimiz ölçüde yer altından çekebileceğimiz, ama er geç yenilenmeksizin tükenecek olan, gezegenlere özgü bir enerji birikintisini oluşturuyorlar. Yeşil Devrim bu enerji stokunun vanasını açtı ve onu tarımsal üretimi arttırmak için kullandı.

ABD’de toplam fosil yakıt kullanımı son kırk yılda 20 kat arttı. Bizler ABD’de, gelişmekte olan ülkelerdeki insanlara göre kişi başına 20-30 kez daha fazla fosil yakıt enerjisi tüketiyoruz. Bu ülkede kullanılan tüm enerjinin yüzde 17’sini doğrudan doğruya tarım sektörü tüketiyor. 1990’da, bir hektarlık toprakta gıda üretimi için yaklaşık 1000 litre (6,41 varil) petrol kullanıyorduk.

1994’te David Pimentel ve Mario Giampietro, tarımdaki ürün/girdi (output/input) oranının 1,4 dolayında olduğunu hesapladı. Tüketilen 0,7 kilo-kalorilik (kkal) fosil enerjisine karşılık ABD tarımı 1 kkal’lik gıda üretiyordu. Bu oranı bulmakta kullanılan girdi (maliyet) rakamı, yalnızca gübre (hammaddesi hariç), sulama, böcek ilaçları (hammaddesi hariç), tarladaki işlemleri gerçekleştiren makine ve yakıtı dikkate alan FAO (BM Gıda ve Tarım Örgütü) istatistiklerine dayanıyordu. Diğer tarımsal enerji girdileri; ürünlerin kurutulmasında kullanılan enerji ve makineler, girdilerin ve ürünlerin çiftliğe getirilip götürülmesi (nakliye), elektrik, çiftlik binalarının ve altyapısının yapımı ve bakımı değerlendirmeye alınmamıştı. Bu enerji maliyetlerinin hesaba katılması, girdi/ürün enerji oranını 1’e indiriyordu. Yine de bu, paketleme, perakende satış yerine teslimat, soğuk hava depolaması veya ev halkının mutfak kullanımını kapsamaz.

Aynı yıl içinde daha sonra tamamlanan bir başka çalışmada, Giampietro ve Pimentel, tarımdaki net fosil yakıt enerjisi oranının daha tam bir rakamını elde etmeyi başardı. Bu çalışmada, yazarlar iki ayrı enerji girdisi biçimini tanımladılar: Endosomatik enerji ve exosomatik enerji. Endosomatik enerji, insan vücudunda gıda enerjisinin kas enerjisine metabolik dönüşümü yoluyla üretilir. Exosomatik enerji ise, benzinin traktörde yanması gibi, insan vücudunun dışındaki enerjinin dönüşümüyle meydana gelir. Bu değerlendirme biçimi yazarların tek başına fosil yakıt girdisine ve onun diğer girdilere oranını irdelemelerini sağladı.

Sanayi devrimi öncesinde, hem endosomatik hem de exosomatik enerjinin neredeyse yüzde 100’ü güneş kaynaklıydı. Şu anda ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde kullanılan exosomatik enerjinin yüzde 90’ını fosil yakıtları oluşturuyor. Sanayi-öncesi, güneş enerjisine dayalı toplumların tipik exo/endo oranı yaklaşık 4’e 1’dir. Bu oran gelişmiş ülkelerde on kat artarak 40’a 1’e sıçrıyor. Ve ABD’de oran 90’a 1’den daha fazladır. Bizim endosomatik enerjiyi kullanma tarzımız da bir o kadar değişti.

Endosomatik enerjinin büyük çoğunluğu artık doğrudan ekonomik süreçlere güç vermek için harcanmıyor. Endosomatik enerjinin çoğu, exosomatik enerjiyle çalışan makinelerin hareketini yöneten bilgi akışını üretmek için kullanılıyor. ABD’deki exo/endo oranının 90/1 olduğu dikkate alındığında, bu ülkede harcanan her bir endosomatik kkal enerjinin 90 kkal exosomatik enerjinin dolaşımına neden olduğu görülür. Örneğin, küçük bir benzinli motor, 3,8 litre benzindeki 38.000 kkal’i 8,8 kilovat/saat’e çevirebilir; bu ise yaklaşık olarak bir insanın 3 haftalık çalışmasına eşdeğerdir.

Giampietro ve Pimentel, başarılı çalışmalarında, ABD gıda sisteminde tüketiciye sağlanan 1 kkal’lik gıdanın üretilmesinin 10 kkal exosomatik enerjiyi gerektirdiğini buldular. Bu hesaplama, paketleme ve tüm dağıtım sarfiyatını içeriyor ama ev halkının mutfak sarfiyatını dışarıda bırakıyor. ABD gıda sistemi, gıda enerjisiyle ürettiğinden on kat daha fazla enerjiyi tüketiyor. Bu farklılık, yenilenemez fosil yakıt stoklarının yardımıyla mümkün kılınıyor.

ABD’de kişi başına günlük olağan diyetin 2500 kkal’lik bir enerji içerdiğini varsayarsak, 10/1 oranıyla, kişi başına her gün 35.000 kkal’lik exosomatik enerji sarfiyatı ortaya çıkar. Bununla birlikte, ABD’deki endosomatik emekle 1 saatte elde edilen ortalama getirinin yaklaşık 100.000 kkal’lik exosomatik enerjiye denk olduğu dikkate alındığında, bizim mevcut sistemimizde günlük diyeti temin etmek için gereken exosomatik enerji akışı, yalnızca 20 dakikalık çalışmayla sağlanır. Ama ne yazık ki, eğer fosil yakıtları denklemden çıkarırsanız, günlük diyetin temini için kişi başına 111 saatlik endosomatik emek gerekecektir; yani mevcut Amerikan günlük diyetinin üretilmesi, kişi başına neredeyse üç haftalık bir çalışmayı gerektirir.

Son derece basit: Fosil yakıt üretimi önümüzdeki 10 yıl içinde azalmaya başlayınca, gıda üretimine ayrılacak daha az enerji olacak.

Toprak, ekim alanı ve su

Modern yoğun tarım sürdürülemez. Teknolojik olarak geliştirilmiş tarım, toprak erozyonunu arttırıyor, yer altı ve yer üstü sularını kirletiyor ve aşırı kullanıyor, hatta (büyük ölçüde artan böcek ilacı kullanımı yüzünden) ciddi kamu sağlığı ve çevre sorunlarına neden oluyor. Toprak erozyonu, fazla yüklenilmiş ekim alanı ve aşırı kullanılmış su kaynakları, sırasıyla, fosil yakıtların ve hidrokarbon ürünlerin daha da büyük çapta kullanılmasına yol açtı. Daha fazla böcek ilacının yanı sıra, daha fazla hidrokarbon bazlı gübreye başvurulmak zorunda; sulama suyunun pompalanması daha fazla enerjiyi gerektiriyor ve fosil yakıtlar kirletilmiş suyu işlemek için kullanılıyor.

Bir parmak (1 inç) toprak üst tabakasının kendisini yenilemesi 500 yıl sürer. Doğal bir çevrede toprak üst tabakası, bitkilerin çürümesi ve kayaların aşınmasıyla oluşur ve üzerinde yetişen bitkilerle erozyondan korunur. Tarımın aşınmaya açık hale getirdiği topraklardaki erozyon, her yıl yüzde 65’e varan oranlarda verimliliği azaltıyor. ABD’nin tahıl ambarını oluşturan eski geniş çayırlıklar, yaklaşık 100 yıldır yapılan çiftçiliğin ardından toprak üst tabakasının yarısını kaybetti. Bu topraklar, doğal oluşum süresine göre 30 kez daha hızlı aşınıyor. Gıda ürünleri, daha önceleri Büyük Ovaları kaplayan doğal otlardan çok daha fazla besini topraktan çeker. Sonuç olarak, geri kalan toprak üst tabakası besin açısından giderek daha fazla tükeniyor. Toprak erozyonu ve mineral tükenişi, her yıl yaklaşık 20 milyar dolarlık bitki besininin ABD tarım topraklarından kaybolmasına yol açıyor. Büyük Ovalardaki toprakların çoğu, gıda ürünleri üretmek için hidrokarbon bazlı gübreleri boca etmemiz gereken bir süngerden farksızdır.

ABD’de her yıl 800.000 hektardan daha fazla ekim alanı erozyon, tuzlanma ve sular altında kalma nedenleriyle kaybediliyor. Buna ek olarak şehirleşme, yol yapımı ve sanayi her yıl 400.000 hektardan fazla toprağı tarım alanlarından koparıyor. ABD’deki toprak alanının yaklaşık olarak dörtte üçü tarıma ve ticari ormancılığa ayrılmıştır. Genişleyen insan nüfusu, toprakların kullanılabilirliği üzerinde giderek güçlenen bir baskı oluşturuyor. ABD’de güneş enerjisine dayalı bir ekonomiyi desteklemek için gerekli güneş enerjisi teknolojilerinin kullanabileceği yalnızca çok küçük bir toprak parçası, şans eseri, kalmış durumda. Aynı şekilde, biyokütle hasadının yapıldığı topraklar sınırlıdır. Bu nedenle, tarımın geriletilmesi pahasına da olsa güneş enerjisi veya biyokütle geliştirilmelidir.

Modern tarım su kaynaklarımız üzerinde de baskı oluşturur. Tarım, ABD’nin içme suyu kaynaklarının tam yüzde 85’ini tüketiyor. Bu aşırı kullanım, birçok yüzey su kaynağından, özellikle Batı ve Güneydekilerden gerçekleştiriliyor. Bunun tipik örneği, Pasifik Okyanusu’na varana kadar incecik bir dereye dönüşen Colorado Nehridir. Ama yüzey suları, sulamada kullanılan suyun yalnızca yüzde 60’ını sağlar. Geri kalanı, ayrıca bazı yerlerde sulama suyunun çoğu, yer altı su havzalarından gelir. Bu su havzaları, yağmur suyunun yerkabuğu yoluyla süzülmesiyle uzun sürede yeniden dolar. Ancak yağmurdan sızan su, her yıl çıkarılan birikmiş yeraltı suyunun yüzde 0,1’inden daha azını geri getirir. Güney ve Orta eyaletlerin çoğunda tarım, sanayi ve ev kullanımı için su sağlayan büyük Ogallala yer altı havzası, her yıl, onun yeniden dolma oranının yüzde 160’ı kadar fazla miktarda aşırı kullanıma uğramaktadır. Ogallala yer altı su havzası birkaç onyıl içinde verimsiz hale gelecek.

Modern tarımın su kaynakları üzerine yerleşme talebini, tahıl üretilen bir ekim alanına bakarak açıklayabiliriz. Yılda acre (0,404 hektar) başına 118 kile üretilen bir tahıl ürünü, yetişme dönemi boyunca acre başına 1.900.000 litreden daha fazla su gerektirir. 1 pound’luk (0,454 kg) mısırın üretiminde 1400 pound/636 kg suya ihtiyaç duyulur. Bu tüketim oranlarını aşağı çekmek için bir şeyler yapılmazsa, modern tarım Amerika Birleşik Devletleri’ni bir su krizine sokacak.

Son yirmi yılda, ABD’deki hidrokarbon bazlı böcek ilaçlarının kullanımı 33 kat arttı; yine de biz zararlı böcekler yüzünden her yıl daha fazla ürün kaybediyoruz. Bu, geleneksel ürün rotasyonu uygulamalarını terk etmenin sonucudur. ABD tahıl alanlarının hemen hemen yüzde 50’sinde sürekli olarak monokültür tarım yapılıyor. Bu, tahıl zararlılarında bir artışa neden oluyor ve ardından daha fazla böcek ilacı kullanımını gerektiriyor. Tahıl ürünlerinde böcek ilacı kullanımı, genetik olarak tasarlanmış, zararlılara karşı dayanıklı tahılların kullanıma sokulmasından önce 1000 kat artmıştı. Bununla birlikte, tahıl kayıpları yine de 4 kat arttı.

Modern yoğun tarım sürdürülemez. O toprağı tahrip ediyor, su kaynaklarını kurutuyor ve çevreyi kirletiyor. Ve bunların tümü; sulama suyunu pompalamak, toprağın besinini yerine koymak, zararlılara karşı korunma sağlamak, çevreyi düzeltmek ve kısacası tarımsal üretimin sürekliliğini korumak için, giderek daha fazla fosil yakıt girdisini gerektiriyor. Ancak bu zorunlu fosil yakıt girdisi, fosil yakıt üretiminin düşmekte oluşu gerçeğine sert biçimde çarpacak.

ABD’nin Tüketimi

Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda kişi başına ortalama 985 kg gıda tüketiliyor. Bu, ABD’li tüketiciye ortalama günde 3600 kalorilik bir enerji sağlıyor. Dünya ortalaması ise günlük 2700 kaloridir. ABD’lilerin kalori aldıkları gıdaların tam yüzde 19’u fast food’dan geliyor. Fast food yiyeceklerin, ortalama bir ABD yurttaşının toplam gıda tüketiminin yüzde 34’ünü oluşturduğu hesaplanıyor. Ortalama yurttaş dört yemeğinden birini dışarıda yer.

Ortalama bir Amerikalının kalori aldığı yiyeceklerin üçte biri hayvansal kaynaklardan (süt ve süt ürünleri dahil) gelir; bu ise yılda kişi başına 363 kg ediyor. Bu diyet, ABD yurttaşlarının kalorilerinin yüzde 40’ını, onların yiyeceklerinin yaklaşık yarısını oluşturan yağlardan aldığı anlamına gelir.

Aynı zamanda Amerikalılar büyük miktarda su tüketirler. On yıl önce Amerikalılar kişi başına günde 5500 litre su tüketiyordu; bunun en büyük bölümü tarımda harcanıyordu. Tahmini nüfus artışı hesaba katıldığında, 2050’ye kadar tüketimin kişi başına günde 2650 litre olacağı öngörülüyor; ki su bilimciler bunu insanların ihtiyacının en alt düzeyi olarak değerlendiriyor. Bu, fosil yakıt üretiminin azalmasını hesaba dahil etmeksizin ortaya çıkan rakamdır.

Bu gıdanın tümünü elde etmek için Kuzey Amerika’da her yıl 0,6 milyon ton böcek ilacının uygulanması gerekir. Bu da, yılda 2,5 milyon ton olan dünya toplam böcek ilacı kullanımının beşte birinden fazladır. Dünya çapında her yıl, doğal kaynaklardan elde edilebilecek olandan daha fazla nitrojen gübresi kullanılıyor. Aynı şekilde, yer altı havzalarından onların yeniden dolma oranlarının çok çok üstündeki miktarlarda su çekiliyor. Ve fosfor ve potasyum gibi önemli mineral stokları hızla tükeniş noktasına yaklaşıyor.

Toplam ABD enerji tüketimi, tarla ve orman ürünleri olarak hasat edilen güneş enerjisi miktarının üç katından fazladır. Amerika Birleşik Devletleri, her yıl bu ülkenin bitki biyokütlesiyle elde edilen güneş enerjisi toplam miktarından yüzde 40 daha fazla enerji tüketiyor. Kuzey Amerika’da kişi başına fosil yakıt kullanımı, dünya ortalamasının beş katıdır.

Bizim refahımız, komşularımızı, bu gezegendeki tüm diğer yaşam türlerini ya da çocuklarımızı düşünmeden, dünyanın kaynaklarını olabildiğince hızlı biçimde tüketme ilkesi üzerine kuruludur.

Nüfus ve Sürdürülebilirlik

Yılda 1,1’lik büyüme oranıyla, ABD nüfusunun 2050’ye kadar iki katına çıkacağı tahmin ediliyor. Nüfus arttıkça, ABD nüfusuna eklenen her yeni kişiyle birlikte 1 acre’lık (0,404 hektar) toprağın kaybolacağı varsayılabilir. Halen her bir ABD’li yurttaşın besinini yetiştirmek için 1,8 acre’lık çiftlik toprağı kullanılıyor. 2050’ye kadar bu, 0,6 acre’a düşecek. Mevcut diyet standartlarını koruyabilmek için, ek olarak kişi başına 1,2 acre gerekir.

Şu anda gezegen üzerinde yalnızca iki ülke büyük tahıl ihracatçısıdır: Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada. ABD’nin iç talepteki artış yüzünden 2025’e kadar gıda ihracatçılığına son vereceği tahmin ediliyor. Gıda ihracatının ABD’ye yıllık 40 milyar dolar kazandırdığı düşünülürse, bu etki ABD ekonomisini yıkıma uğratabilir. Daha önemlisi, ABD’nin gıda ihracatı kesildiğinde dünyada milyonlarca insan açlıktan ölebilir.

Ülke içinde, 2002 nüfus sayımı verilerine göre 34,6 milyon insan yoksulluk içinde yaşıyor. Ve bu rakam, dehşet verici oranlara doğru büyümeye devam ediyor. Bu insanların pek çoğu yeterli yiyeceğe sahip değil. Koşullar ağırlaştıkça bu rakam artacak ve Amerika Birleşik Devletleri artan sayıda açlıktan ölümlere şahit olacak.

Bu trajediyi en azından hafifletmek için bir şeyler yapabiliriz. Kayıpları, israfı ve kötü yönetimi ortadan kaldıracak şekilde tarımın verimli hale getirilmesinin gıda üretimindeki enerji girdilerini yarıya kadar indirebileceği düşünülüyor. Fosil yakıta dayanan gübreler yerine, bugün boşa harcanan çiftlik hayvanlarının gübrelerini kullanabiliriz. Çiftlik hayvanlarının gübrelerinin, şu anda yılda kullanılan yapay gübre miktarından 5 kat fazla olduğu tahmin ediliyor. Belki de en etkilisi, hep birlikte yiyecek listemizden eti çıkarmak olurdu.

Mario Giampietro ve David Pimentel, sürdürülebilir gıda sisteminin ancak dört koşulun yerine getirilmesi halinde mümkün olacağını ileri sürüyor:

1. Çevre açısından güvenilir tarımsal teknolojiler uygulanmalı.

2. Yenilenebilir enerji teknolojileri hayata geçirilmeli.

3. Enerji verimliliğindeki büyük artışlar, kişi başına exosomatik enerji tüketimini azaltmalı.

4. Nüfus büyüklüğü ve tüketim, çevresel süreçlerin istikrarını koruma hedefiyle uyumlu olmalı.

Yazarlar, ilk üç koşulun yerine getirilmesi halinde -kişi başına exosomatik enerji tüketiminin yarıdan daha aza indiği varsayılarak-, sürdürülebilir ekonomi için maksimum nüfus büyüklüğünü 200 milyon olarak veriyor. Diğer birkaç çalışmada daha, buna yakın rakamlar ortaya kondu (Enerji ve Nüfus, Werbos, Paul J. http://www.dieoff.com/page63.htm; Gıda Arzı ve Çevre Üzerinde Nüfus Artışının Etkisi, Pimentel, David, et al. http://www.dieoff.com/page57.htm ).

Mevcut ABD nüfusu 292 milyonun üzerinde olduğuna göre, bu, 92 milyonluk bir azaltma anlamına geliyor. Sürdürülebilir bir ekonomiye ulaşmak ve felaketi önlemek için, Amerika Birleşik Devletleri nüfusunu en azından üçte bir oranında azaltmalıdır. Kara veba, 14. yüzyıl boyunca, Avrupa nüfusunun neredeyse üçte birini (ayrıca Asya ve Hindistan nüfuslarının yarısından fazlasını) aldı ve kıtayı bir karanlığa sürükledi; Avrupa’nın bu karanlıktan çıkması 2 yüzyıl sürdü.

Bu araştırmaların hiçbiri azalan fosil yakıt üretiminin etkisini hesaba katmıyor. Tüm bu çalışmaların yazarları, söz konusu tarımsal krizin ancak 2020’den sonra bizi etkilemeye başlayacağına ve 2050’ye kadar kritik hale gelmeyeceğine inanıyor. Küresel petrol üretiminde ulaşılan mevcut doruk (ve bunu izleyen üretim düşüşü) -Kuzey Amerika’nın doğal gaz üretimindeki dorukla birlikte-, çok büyük olasılıkla bu tarımsal krizi beklenenden çok daha önce başlatacak. Büyük ihtimalle, ABD nüfusunun üçte bir azaltılması da sürdürülebilirlik için yeterli olmayacaktır; nüfusun yarıdan fazlasının azaltılması gerekebilir. Ve sürdürülebilirlik için dünya nüfusunun 6,32 milyar’dan 2 milyara indirilmesi -yani yüzde 68’lik veya üçte ikinin üzerinde bir azaltma- gerekecek. Eğer çare bulunmazsa, bu onyılın sonunda gıda fiyatlarının sürekli biçimde artışına şahit olabiliriz. Ve önümüzdeki onyılda, küresel düzeyde insan ırkının daha önce hiç yaşamadığı ölçüde kitlesel açlıktan ölümleri görebiliriz.

Üç Seçenek

Nüfusun azaltılmasının kesin bir zorunluluk olduğu dikkate alındığında, bizi bekleyen apaçık üç seçenek bulunuyor.

Toplum olarak içinde bulunduğumuz zor durumun farkına varabilir ve bilinçli olarak nüfusumuza daha fazla insan eklememe tercihini yapabiliriz. Bilinçli ve gönüllü biçimde, sorumluluk duygusuyla nüfusumuzu azaltmayı seçmek, üç seçeneğimiz içinde en makbulü olurdu. Bununla birlikte bu seçenek, biyolojik yapımızın bizi üremeye zorlaması nedeniyle elden uçup gider. Diğer yandan modern tıbbın ömrümüzü sürekli uzatma yeteneği ve Dinsel Hak[2] grubunun nüfus yönetimi konularını ele almayı reddedişi, sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. Sonra, işçi ücretlerini düşük tutmak için ülkeye göçün yüksek oranlarda devam etmesi yönünde iş aleminin güçlü bir lobi faaliyeti söz konusudur. En iyi seçeneğimiz bu olsa da, seçilmesi en az mümkün olanı da budur.

Nüfusumuzu gönüllü biçimde azaltmayı başaramazsak, hükümet düzenlemelerinin zorlamasıyla azaltabiliriz. Bu seçeneğin ne kadar tatsız olduğunu belirtmeye gerek var mı? Cezalandırılma tehdidi altında kısırlaştırma ve nüfus kotalarını uygulamaya zorlandığımız bir dünyada yaşamayı kaçımız isterdi? Böyle bir uygulama, öjenik[3] ilkeleri kullanılarak nüfusta ayıklama yapılmasına ne kadar kolayca yol açabilir?

Geriye, kelimelerle anlatılamayacak bir acı ve ölüm tablosu olarak ortaya çıkan üçüncü seçenek kalıyor. Gelmekte olan krizin ciddiyetini fark edemezsek ve üstesinden gelmek için kararlı davranamazsak, teker teker ölüm[4] felaketiyle karşı karşıya kalacağız ve belki de uygarlık bu krizden sağ kurtulamayacak. Büyük olasılıkla, sürdürülebilirlik için gerekli olandan daha fazla kayıp vereceğiz. Teker teker ölüm senaryosuna göre, koşullar öylesine kötüleşecek ki, hayatta kalan insanlar, mevcut nüfusun son derece küçük bir bölümü olacak. Ve bu hayatta kalanlar, uygarlıklarının, komşularının, arkadaşlarının ve ailelerinin ölümü pahasına yaşamanın travmasına maruz kalacaklar. Onlar, dünyalarının yok olup gitmesini seyretmiş olacaklar.

Şimdi kendimize şu soruları sormalıyız: Bunun olmasına ne ölçüde izin verebiliriz ve bunu önlemek için ne yapabiliriz? Bugünkü yaşam tarzımız, sadece birkaç yıl daha gösterişli harcamalar yapabilmek uğruna kendimizi ve çocuklarımızı hızla yaklaşan bu trajediye maruz bırakacak kadar, değerli mi?



[1] Makaledeki ABD ölçü birimlerini genel olarak Türkiye’deki standart ölçü birimlerine çevirdik. ABD ölçü birimlerini kullanmak zorunda kaldığımız yerlerde ise parantez içinde dönüştürülmüş rakamı yazdık. -ç.n.

[2] Dinsel Hak: (Religious Right) ABD’de kürtajın ve okullardaki cinsel eğitimin yasaklanmasını vb isteyen muhafazakar bir politik hareket. -ç.n.

[3] Öjenik: (Eugenics) Genetik yöntemlerle fizik ve moral bakımdan üstün nesiller yetiştirme bilimi. -ç.n.

[4] Teker teker ölüm: (Die-off) Çeşitli nedenlerle doğanların sayısının ölenlerin sayısından az olması sonucu soyun tükenmesi. -ç.n.

col2

Tohum

Sevdiğimiz bitkilerin yaşaması ve devamlı gelişmesi için tohumlarını alıp tekrar ekmemiz lazım. Çok sayıdaki tür için, tohumlarının bitkiden nasıl alınıp saklamamız gerektiği anlatılıyor.
devamı...

 

Bahçe

Bahçevanlık bilgileri engin deniz! … Bir yerden başlamak yeterli. Tecrübeli bahçıvandan ilk başlayanlara kolay gelecek, kolay gezinebilir bir bahçecilik rehberi.
devamı...

 

Bitki Evrimi

Genler, canlı maddeye şekil verendir. Bitki genetiğini yönlendirme işini de, insan ve doğa bölüşüyor. Atalarımızın yaptıkları gibi... Sağlıklı ve sağlığımızı koruyan bitkilerin genetik potansiyelini destekleyen basit yöntemleri anlatan denemeler, incelemeler.
devamı...