Yediğimiz Petrol: Besin Zincirini Irak’a Kadar Takip Etmek

2004 Yediğimiz Petrol: Besin zincirini Irak’a kadar takip etmek

“Petrol yiyoruz” teması üzerinde bu defa kışkırıtıcı uslubuyla Richard Manning çeşitlenmeler sunuyor.

Richard Manning - Şubat 2004

Nereden geldiği belli olmayan büyük bir zenginliğin kaynağı unutulmuş bir suçtur; unutulmuştur, çünkü geriye hiç iz bırakılmamıştır. – Balzac

Gazetecinin kuralı: parayı takip et. Aslında bu kural başka bir kuralın türevidir, çünkü başkan yardımcımızın bile söylediği üzere para, gerçekten enerjiyi bulmanın bir yoludur. Parayı takip edince, enerjiyi buluruz.

Daha çocukken öğreniriz, “bedavaya öğlen yemeği yok,” hiçbir şey bedava değildir, ne kadar ekmek o kadar köfte vesaire, vesaire. Bu gerçeklerin bilimsel versiyonu, azıcık daha karmaşıktır. On dokuzuncu asırda James Prescott Joule'un keşfettiği üzere, enerji miktarı hep sabittir. Onu hareketten ısıya, ısıdan ışığa dönüştürebilirsiniz, ama asla artmaz ve asla azalmaz. Enerjinin korunumu bir seçenek değil, bir olgudur. Termodinamiğin ilk yasasıdır bu.

İnsan olarak ne kadar özel olsak da kurallar bizim için bir istisna yapmazlar. Bütün hayvanlar ya bitki yerler ya da bitki yiyen hayvanları. Buna besin zinciri denir ve bu besin zincirinin motoru, bitkilerin güneş ışığını, bütün hayvanların temel enerjisi olan karbonhidrata çevirme yeteneğidir. Bu yakıtı yapmanın tek yolu güneş-enerjili fotosentezdir. Nasıl oksijenin yeri alacak başka madde yoksa, yedek bekleyen alternatif bir bitki enerjisi de yoktur. Bitki enerjisinin elimizden alınmasının sonuçları oksijenin kesilmesi kadar ani olmayabilir fakat bunun kadar kaçınılmazdır.

Bilim adamları bir yıl içinde Dünya’nın ürettiği bitki kütlesi, hayatın toplam bütçesi için bir isme sahip. Ona gezegenin “esas verimi” diyorlar. Bu verimin nasıl harcandığını ortaya çıkarmak için iki girişim olmuştur. Bu girişimlerden birincisi Stanford Üniversitesi’nde bir gruba, diğeri de kendi adına çalışan biyolog Stuart Pimm’e aittir. Her iki görüş de, milyonlarca tür arasından biz insanların, Dünya’nın esas veriminin, yani var olan her şeyin, yüzde kırkını tükettiğimiz sonucuna varıyor. Bu basit rakam, günümüzün tür yok oluş oranının, neden gezegende insan hâkimiyeti öncesinin 1000 katı olduğunu açıklayabilir. Biz 6 milyarlık sayımızla, açıkça yiyeceği çalmışız, aramızdaki zenginlerse daha fazlasını.

Enerji yaratılamaz veya yok edilemez, ama bir yerlerde yoğunlaştırılabilir. Bu durum, George Kennan’ın Diş İşleri Bakanlığı’nın başı olarak 1948’de görünüşte Asya siyaseti, ama gerçekte Amerika Birleşik Devletleri’nin Dünya’da egemen bir güç olarak kendini bulduğu yeni rolle nasıl baş edeceği hakkında yazdığı bir ulusal güvenlik bildirisine daha geniş, daha derinlikli ve açıklayıcı bağlam sunar:

Dünyanın zenginliğinin yüzde ellisine, ama nüfusunun yalnızca yüzde 6,3’üne sahibiz. Bu durumda kıskançlık ve hıncın hedefi olmamız mümkün olmayacak. Gelecek dönemde önümüzdeki gerçek vazife, bu eşitsiz konumu ulusal güvenliğimizde açık bir zarar görmeden korumamıza izin verecek bir ilişki biçimi inşa etmektir. Bunu yapabilmek için bütün duygusallığı ve fantezileri bir kenara bırakmak ve dikkatimizi her yerde acil ulusal amaçlarımıza yoğunlaştırmak zorunda kalacağız. Bugün başkalarına bonkörlük yapmak, tüm dünyayı faydalandırma gibi bir lüksü kaldırabileceğimizi düşünerek kendimizi aldatmamalıyız… Ve bunun için kaba güç konseptini harekete geçireceğimiz günler çok uzakta değildir.

Enerjinin izlerini takip ederseniz, eninde sonunda tarlanın birisine varacaksınız. İnsanlar baş döndürücü çeşitlilikte bir endüstri ve tekniğe sahip. Yine de insanlığın üçte ikisinden fazlası tarımın, üçte ikisi üç bitkiyi, pirinci, buğdayı ve mısırı içeren esas verim neticesinden koparılmıştır. İnsanların bu tahılları evcilleştirdiği 10,000 yıl içinde yerini hep korumuştur; büyük ihtimalle bunun nedeni söz konusu tahılların güneş enerjisini kendilerine özgü bir biçimde yoğunlaştırılmış, taşınabilir karbonhidrat demetleri olarak depo edebiliyor olmasıdır. Hidrokarbon dünyasında bir varil rafine petrol ne demekse, bunlar da bitki dünyasında o demekler. Gerçekten de hidrokarbonlar haricinde bu gezegende bulunan en yoğun gerçek zenginlik – güneş enerjisi – bunlardır.

Kenan’ın kabul ettiği üzere böylesine yoğunlaştırılmış bir zenginliğin korunması çoğu zaman şiddeti gerektiriyor. Tarım yakın zamanlara ait bir beşeri deneyimdir. İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında doğanın sunduklarının geniş bir çeşitliliğini toplayarak ve öldürerek yaşadık. İnsanların bu yaklaşımı neden tarımın zorluklarına değiştiği ilginç ve uzun zamandan beri tartışılan bir konudur, bilhassa bıraktıkları iskeletlerden kanıtlar ilk çiftçilerin, kendi çağlarının avcı toplayıcılarına kıyasla daha kötü beslendiklerini, daha fazla hastalıklı ve deforme olduklarını gösterirken. Tarım, çoğu hayatı daha ileriye taşımamıştır. Sanırım yanıta en iyi işaret eden kanıt, ilk tarım köyleriyle tarım öncesi köyler arasındaki farkta yatmaktadır: sadece tahılın değil, tahıl depolarının mevcudiyeti, bu tahıl depolarına bitişik olan evlerin ötekilerden daha büyük ve gösterişli olması. Tarım yiyecek bulmaktan ziyade bir zenginlik biriktirme meselesiydi. Bazı insanlar ondan faydalanıyordu ve bu insanlar o günden beri başımızdalar.

Evcilleştirme, bitki dünyasında da zenginliğin paylaşımında kökten bir değişimdi. Bitkiler güneş gelirlerini çeşitli şekillerde harcayabilirlerdi. Yaygın tasarruf stratejisi bu gelirin çoğunu kökler, gövde ve kabuğa tahsis etmekti: bitkinin daha iyi enerji toplamasını ve darboğaz yıllarında hayatta kalmasını sağlayan muhafazakâr bir yatırım tahvilidir bu. Diğer bir yol da çeşitlilik içinde yaşamaktı (doğal bir çayırda 200 kadar bitki türü bulunur). Bu çeşitlilik ortamı, birbirlerine suyu tutmak, birbirlerini rüzgârdan korumak, gübre olarak kullanılmak üzere havadaki serbest azotu bağlamak gibi hizmetler sunuyordu. Kuvvetli öngörülere sahip tarım uzmanı Wes Jackson’un ifadesiyle çeşitlilik bir sistemin ‘kendi üretkenliğine sponsorluk’ yapmasını sağlıyordu. Bu bir bitki dünyası kuralıdır.

Bununla birlikte belli bir alanda tek bir halinde büyüyen ve neredeyse bütün gelirlerini bizim gibi tohum yiyicilerin kolayca istismar edebileceği bir karbonhidrat yığını halinde saklayan yıllık bitkiler vardır. Normal şartlar altında bu “tüm yumurtalar tek küfeye” stratejisi, bir bitki için aptalca bir fikirdir… seller, yangınlar veya volkanik patlamalar gibi felaketler sırasında hariç. Bu tür felaketler yerleşik bir hayata sahip bitki toplulukları örtüsünü kaldırır ve tohumlarını rüzgârla taşıyan girişimci bitkiler için fırsatlar yaratır. Tarımın yeryüzünde ilk geliştiği yerlerin her seferinde nehir kenarlarında olması bir tesadüf değildir. Bunun nedeninin, sık sık farz edildiği gibi bitkilerin suya ve besinlere olan ihtiyacı olduğunu zannedebilirsiniz ancak büyük ölçüde doğru değildir. Sebep toprağı yıkayan ve rakipleri temizleyen sele duyulan ihtiyaçtır. Tarımın, tam da, eriyen buzulların deniz büyüklüğünde göllerinin erozyona neden olan büyük gelgit dalgaları yarattığı son buzul çağının sonunda dünyanın çeşitli yerlerinde birbirinden bağımsız olarak gelişmesi de bir tesadüf değildir. Bu bir felaket zamanıydı.

Mısır, pirinç ve buğday özellikle felaketlere uyumludur, bu onların tutunabildiği ortam. Olayların doğal akışı içinde bir felaket onlara iyi gelen çıplak bir toprak yaratacaktır. Sonra, normal şartlar altında bu alanı silsile şeklinde yeni nesiller kapatacaktır. Yıllık bitkiler koloniler kuracaktır. Kökleri toprağı sabitleyecek, organik madde toplayacak ve örtü görevi görecektir. Eninde sonunda felaketin yarattığı çıplaklık kapanacaktır. Tarım, bu örtüyü tekrar tekrar yolma sürecidir. Tarım suni olarak yaratılmış yıllık felakettir ve modern bir Amerikan çiftliği için hektar başına üç ila dört ton TNT gerektirir. Iowa eyaletindeki tarlalar her yıl 4,000 Nagasaki bombalık enerji gerektirir. Bugün Iowa, neredeyse baştan sonra tarladır. Doğal çayırlar neredeyse kalmamıştır, eğer olur da Iowalıların ‘posta pulu’ dedikleri bu yerlerden birini görürseniz, büyük ihtimalle bir mısır tarlasının yanında olacaktır. Bu durum bir gözleme izin verir. Otluk alandan tarlaya doğru yürüyün, muhtemelen bir buçuk metre kadar aşağı ineceksiniz, altınızdaki toprak adeta çalınmış gibidir. İşlenmemiş bir çayırlığın fethini anlatanlar bir sesten bahseder, tıpkı silah sesini andıran bir dizi patlama. Saban demiriyle kırılan güçlü çim köklerinden gelen seslerdir bunlar, silah sesleri eşliğinde bir soygun gibi.

Toprak zengin dediğimiz zaman, bu bir benzetme değil. Toprak zengin demek, enerji bakımından bir petrol koyusu kadar zengin demektir. Bir çayırlık bu enerjiyi çiçeklere, köklere ve gövdelere dönüştürür, bunlar tekrar toprağa karışır ve ölü organik maddeyi oluşturur. Toprağın üst katmanları zengin bir enerji deposu haline gelir. Bir tarla bu enerjiyi toplar ve yiyebileceğimiz tohumların içine yerleştirir. Topraktan gelen enerjinin büyük bir kısmı boynumuzun ve belimizin çevresinde yağ halkalarına dönüşür. Ve enerjinin büyük bir kısmı sadece boşluğa saçılır, hırsızın çuvalından dolar demetleri döktüğü gibi.

İnsanların her yıl yeryüzünün esas veriminin yüzde kırkını tükettiğini söylemiştim. Bu hacimli miktarı bizim ve çiftlik hayvanlarımızın mideyi indirdiğini düşünebilirsiniz, ama durum bu değildir. Bu yekunun bir kısmı – neredeyse üçte biri – ormanlar tarım arazisi için açıldıklarında, tropik ormanlar otlağa çevirmek için kesildiklerinde ve sabanlar bütün işi bir arada tutan derin ve birbirine girmiş köklerini parçalayıp erozyonu tetikledikleri zaman meydana gelen potansiyel bitki kütlesi kaybıdır. ABD’de 1930larda eyaletler genişliğinde arazilerin çöle dönmesi doğanın kazası değildir. İşler halde olan çimlik bir çayır her yıl, en gelişmiş teknolojiye sahip tahıl tarlasından bile daha fazla biyo-kütle üretir. Sorun onun büyük ölçüde insanların yiyemeyeceği ot ve ot kökünden oluşmasıdır. Bu yüzden çayırı tercih ettiğimiz otla, tahılla değiştiririz. Bu tahılın büyük bir kısmıyla hayvanlarımızı beslediğimizi bir kenara bırakın. Oysa bu hayvanlar doğal otları yemekten mutludurlar ama bunu da bir kenara bırakın.[1] Ve Great Plains [orta ABD’nin geniş ovaları] tarıma açılmadan önce çok büyük ihtimalle bugün aynı yerdeki hayvan çiftliklerinin ürettiği sığırdan çok daha fazla bizona ev sahipliği yapıyordu ama, bunu da atın bir kenara. Belli ki atalarımız enerjiyi yerden yolma ve bittiğinde de başka yere gitmeyi yeğliyorlardı.

Bugün de aynı şeyi yapıyoruz, fakat bir farkla, kasa boşalınca onu petrol-zengini gübreleri şeklinde yeni enerjiyle doldurma yolunu seçiyoruz. Petrol, yıllık esas verimin hidrokarbonlar olarak depolanmış hali, binlerce yıl içinde birikmiş bir tür yatırım tahvilidir. Ortalama olarak erozyona uğramış yarım hektardan az bir alanın bir yıllık üretkenlik düşüşünü eski haline getirmek yirmi litre civarında fosil enerji gerektirir. 1997 yılında 400 yılı karşılayacak fosilleşmiş eski verim yaktık, bunun çoğu başka yerden geldi. Iowa’nın altındaki toprak çekilse de, en azından küreselleşiyor.

Çim düşmanları Iowa’yı basmadan altı bin yıl önce, ayın kandan geldikleri Kafkasyalı akrabaları Kafkasların kuzeybatısındaki Macaristan ovasına indiler. Arkeologlar bu kavme Linearbandkeramik teriminin kısaltması olarak LBK diyorlar. Bu Almanca kelime kavmin Avrupa’ya yerleşmesini gösteren kendine özgü çömlek artıklarını anlatır. Antropologlar onlara sığır-tahıl insanı diyorlar. Bu isim Tuna boyunda yaşayan bu eski halkı bizim Yukarı Missouri Nehri’ndeki Montanan’lara daha iyi bağlıyor. Bu ilk Avrupalıların her türlü evcil bitki ve hayvanı vardı; ancak sığır ve buğday ağırlıklıydı. Bu evcillerin hepsi, Zagros Dağları’nın kıyısında bugün Irak-Suriye-Türkiye sınırları arasında kalan bir alanda ortaya çıkmışlardı. Burası Batı dünyasının ana tahıl ve hayvanlarının evcilleştirilmesinin merkezi, felaket tarımının sıfır noktasıdır.

Diğer iki felaket tarımı türü yaklaşık aynı zamanlarda evrimleşti, bunlardan biri bugünün Çin ve Hindistan bölgesinde pirinç üzerine odaklanmıştı, mısır ve patates üzerine odaklanan diğeri de Orta ve Güney Amerika’da meydana geldi. Pirinç tropik olup da yayılması suya bağlıdır, bu yüzden sadece sel basmış ovalarda, nehir ağızlarında ve bataklıklarda gelişti. Mısır tarımı her zerresiyle buğday kadar oburdur; Aztekler Romalılar veya Britanyalılar kadar gaddar ve imparatorcu olabilirler, ancak İspanyol fethinin başlangıcıyla birlikte mısır kültürleri çöktü. Mısır ve buğday sığır insanlarının koalisyonuna katılmayı seçti. Buğday imparatorlar inşa eder, onun yalın botanik gerçekleri bizim emperyalizm dediğimiz hareketi ve şiddeti belirledi.

Buğday-sığır halkı batı Avrupa ovalarına 300 yıldan az bir zamanda yayıldı, bazı arkeologların ‘yıldırım saldırı’ dedikleri bir fetihtir bu. O vakitler bu ovalarda Cromagnonlar denilen – çiftçi değil, avcı toplayıcı – olan farklı bir insan ırkı yaşıyordu. Lascaux’daki mağara resimleri bu insanların gelişmiş kültürüne ve yaban hayatla derin bağlarına tanıklık eder. Muhtemelen birçok av ve toplama işini çiftçi insanların ihtiyaç duymadığı yerlerde, tepelik alanlarda ve nehir diplerinde gerçekleştiriyorlardı, yani bir arada yaşama mümkündü. Ne var ki olan bu değildi. Hem genetik hem dilsel kanıtlar gösteriyor ki çiftçiler avcıları öldürdü. Bask halkı muhtemelen Cro-magnonların tek torunları, onlardan geriye kalan tek izdir.

Dönemin avcı-toplayıcı arkeolojik alanları çiftçilere ait olan mızrak uçları içeriyor, bunların ticari mallar olmadığını tahmin edebiliriz. Bir grup arkeolog şu sonuca varıyor: “LBK’nın batıya yayılımının kanıtları, diğer gruplarla etkileşimlerinin en iyisinden biraz haşin, en kötüsünden düşmanca olduğu dışında hiçbir çıkarıma yer bırakmıyor.” (Dünyanın çeşitli endijen olan) Karaayak, Assiniboine Sioux, Inca ve Maori’den tek tük kalanlar bu etkileşimlerin tabiatı hakkında herhalde en iyi fikre sahiptir. Buğday ılıman iklimi ve sürülmüş çayırları tercih eder. Dünyanın ılıman çayır alanları, tıpkı bütün diğer yaşam alanlarında olduğu gibi, sınırlı miktardadır. Bugün ortalama olarak diğer yaşam alanlarının (biome) yüzde onu doğal durumlarına yakın bir halde kalmıştır. Ilıman çayırların sadece yüzde 1’i bozulmamış haldedir. Buğday, ihtiyacı olanı alır.

Ilıman çayırlık alanlar bugün Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Güney Amerika, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Afrika, Avrupa ve Avrupa ovasının Asya’ya uzanan Sibirya-altı bozkırlarında bulunuyor. Bu saydıklarımız büyük ölçüde Birinci Dünya, kalkınmış dünyadır. Ilıman çayırlar sadece buğday ve sığır yaşama alanlarını oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda dünyanın Kafkas adalarını, Avrupa soyadlarını ve dilerini oluşturur. 2000 yılında ılıman çayır ülkeleri, yeni-Avrupa, dünyadaki buğday ihracının yüzde sekseninden ve mısır ihracının yüzde 86’sından sorumluydu. Bu, yeni-Avrupa’nın dünya tarımının motoru olduğu anlamına gelir. Üstünlük sadece tahılla da sınırlı değildir. Bu ülkeler analarıyla – Avrupa– birlikte 1999 yılında dünyadaki bütün tarım ürünleri ihracatının dörtte üçünü karşılıyordu.

Eflatun kendi ülkesinin çiftlikleri için şunları yazmıştı:

Eskiden zengin olan bu topraktan şimdi geriye kalan hasta bir adamın iskeletidir… Eskiden dağların çoğu tarıma elverişliydi. Eskiden zengin toprakları olan ovalar, artık bataklık haline geldi. Bir zamanlar ormanlarla kaplı olup gür çayırlar üreten tepeler şimdi sadece arıları besleyebilir. Toprak bir zamanlar yıllık yağışlarla zenginleşiyordu, bugün olduğu gibi çıplak topraktan denize akarak kaybolmuyordu. Toprak derindi, suyu tınlı toprakta emiyor ve tutuyordu. Tepelerin içine emilen sular kaynakları besliyordu ve her yerden pınarlar fışkırıyordu. Bir zamanlar pınarların fışkırdığı noktaları gösteren terk edilmiş kutsal yerlerimiz, toprağa dair tarifimizin doğruluğuna kanıttır.

Eflatun’un mateminin esas nedeni ülkesinin topraklarını tüketen ve sonuç olarak medeniyet merkezlerini Roma’ya, Türkiye’ye ve Batı Avrupa’ya iten bir dizi düşüşe neden olan buğday tarımıdır. Bununla birlikte 15. Yüzyıla gelindiğinde buğdayın tüketip göç et stratejisi Atlantik Okyanusu’nun kıyısına dayandı. Çitlerle çevrili buğday tarımı pirinç tarımına benzer. Denklemlerini kıtlıkla denkler. 500 ile 1500 yılları arasındaki milenyumda, Britanya adası yaklaşık her on yılda birçok önemli bir ‘düzeltici’ kıtlık yaşadı, aynı dönem içinde Fransa’da yetmiş beş kıtlık oldu. Bununla birlikte sömürgeleştirme Avrupa’ya bir yeni yiyecek akışı getirdiğinde olayın şiddeti keskin bir biçimde azaldı.

Yeni topraklar sömürgeciler üzerinde daha büyük bir etkide de bulundu. Thomas Jefferson Paris’teki bir akşam yemeğinde ev sahibinin kırsal tabiat hakkındaki uzun nutkuna katlandıktan sonra, bütün Amerikalıların bütün Fransızlardan en az bir baş boyu daha uzun olduğuna işaret etmişti. Gerçekten de yeni Avrupa’nın bütün sömürgecileri, bakire toprağın bir seferde harcanan birikiminin sunduğu üstün besinin göstergeleri olan yapılı bünyelerin, daha uzun bir ömrün ve daha düşük bir bebek ölüm oranından yararlanıyorlardı.

Sömürge öncesi Avrupa kıtlıkları şu soruyu gündeme getiriyor: Gezegenin tarıma elverişli arazi tedariki bittiğinde ne olacak? Buna net bir yanıtımız var. 1960 yılı dolaylarında, genişleme sınırlarına dayandı ve sürülmemiş, tarıma elverişli arazi kaynakları sona erdi. Artık sürülecek bir şey kalmamıştı. Bunun sonucu? Tahıl veriminin üçe katlanması.

Olayların bu garip seyri için kabul edilen terim yeşil devrimdir, oysa amber devrimi denseydi daha uygun olurdu, çünkü esasen tahılda – buğday, pirinç ve mısır – yaşanmıştı. Bitki ıslahçıları bu tahılların mimarisiyle oynadı ki bunlar sulamayla ve kimyasal gübrelerle, bilhassa azotla son noktaya kadar yüklenebilsin. Bu yenilik endüstrileşmiş fabrika-çiftçi sisteminin artan “verimliliği”[2]yle ile ele ele yürüdü. Buğdayın evcilleştirilmesini saymazsak, yeşil devrim bu gezegenin bugüne kadar başına gelmiş en kötü şeydir. İlk başta, dünya ölçeğinde kır hayatının uzun bir zamanın sınavından geçmiş hayat tarzlarını kesintiye uğrattı, artık ihtiyaç duyulmayan bir sürü insanı topraktan kopararak dünyanın en şiddetli yoksulluğuna taşıdı. Gelişmekte olan dünyadaki nüfus kontrolü deneyimi artık netleşmiştir: mesele insanların daha fazla insan yaratmasından ziyade daha fazla yoksul insan yaratmasıdır. Yaklaşık 1960’larda başlayan şu kırk yıllık dönemde dünya nüfusu ikiye katlanmış, dünyanın en yoksul, en doğurgan sınıflarına fiilen 3 milyarlık bir artış eklemiştir. Yeşil devrimin tahılı yetiştirme biçimi, nüfus patlamasına devasa bir katkıda bulunmuştur ve bugün insanlığı korunması imkânsız bir konumda bırakan şey bu nüfusun ağırlığıdır.

Ne var ki bu en yoksullar tartışması, Amerika’yı ırgalamaz. Bizim burada da yoksullar var diyoruz, ama bu ülkede neredeyse hiç kimse küresel yoksulluk ölçütü olan günde bir dolardan daha azıyla yaşamıyor. Bu ölçüt yaklaşık 1,3 milyar insanı işaret ediyor, bu sınıf kronik olarak kötü beslenen 2 milyarlık daha büyük bir grubun, yani dünyanın üçte birinin sert çekirdeğidir. Birçok Amerikalının yaptığı gibi onları unutabiliriz.

Bizi ırgalayan ise yıkıma büyük ölçekler kazandıran yeşil devrim yöntemleridir. Traktörler için demir çıkararak, onlara yakıt olacak ve azot gübreler yapacak yeni petrol kuyuları açarak ve başka bölgelere gidecek olan yağan yağmura ve ırmaklara el koyarak tarım, sınırlarını, egemenlik alanını, bir zamanlar tarım yapılamayan alanlara kadar yaymıştır. Aynı zamanda musluğunu fosil enerjiye dayayıp geçmiş zenginlikleri soyarak sınırlarını zamanın ötesine genişletmiştir.

Bugünlerde herkes zannediyor ki silahları yiyecek için değil, petrolü garanti etmek için bir araya getiriyoruz. Burada küçük bir şaka var. Tarım arazimizin bittiği günden beri, yiyecek petrol oldu. Yediğimiz her kalori en az bir kalori on kalori kadar petrolle desteklenmiştir. 1940 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ortalama bir çiftlik kullandığı her fosil enerjisi kalorisi için 2.3 besin kalorisi üretiyordu. 1974’e gelindiğinde (bu meselenin dert edinildiği son yıl) oran 1/ı idi. Ve bu durum sorunu olduğundan küçük gösteriyor. Çünkü yiyeceğimizde ne kadar çok petrol varsa, petrolümüzde de o kadar petrol vardır. Birkaç kuşak önce kuyu açma, pompalama ve dağıtımda bugünkünden çok daha az enerji harcıyorduk. 1940 yılında yaklaşık her 100 varil petrolü elde etmek için bir varil harcıyorduk. Bugün sürece yatırılan her varil yalnızca 10 varil getiriyor.[3] Ki bu hesaba da kuşkusuz Irak’taki petrole ulaşımımızı sağlayan jeep ve helikopterin yaktıkları dahil edilmemiştir.

Cornel Üniversitesinde bir besin ve enerji uzmanı olan David Pimentel,bütün dünyanın Amerika Birleşik Devletler i gibi yemesi durumunda, yedi yılın biraz üstünde bir sürede dünyanın bütün bilinen küresel fosil yakıt rezervlerinin tükeneceğini hesaplamıştır. Pimentel’in kimi itirazlar var. Onu başka hesap sonuçlarında yüzde otuza varan sapmayla suçlamıştır. Pekala, on yıl olsun!

Gübrelerle, Timothy McVeigh’in 1995 yılında Oklahoma City’deki Aflred P. Murrah Federal Binası bombalama olayında verdiği kimya dersinin öğrettiği üzere, raftaki hallerinden hayli sağlam bombalar yapılabiliyor. Yeşil devrim azot gübrelerini dünyanın daha çok şiddete yönelik ve umutsuz köşelerinde bol miktarda depoladığı için, eften püftün bir mesele değildir.

Modern zamanların kemofobisi kimyanın periyodik cetvelinin basit elementlerinin korkusunu hariç tutuyor. İş çok heceli organik bileşiklere, mesela plychorinated biphenyls, polyvinyls, DDT, 2-4d gibi şeylere gelince toplu dilekçeleri dolaştırıyor, toplantılar yapıyor, web siteleri açıyoruz, ama basit karbon ve azot bizi korkutmuyor. Tarımın daha şatafatlı kimya kullanması elbette masum değil – Amerika Birleşik Devletleri’nin buğday üreten bir kırsal bölgesinde doğan bebeğin doğum kusurlarına sahip olma ihtimali buğday üretmeyen bir kırsal kesimde doğana göre iki katıdır (Araştırmanlar bu etkiyi chloorphenox içeren ayrık otu ilaçlarına bağlıyor). Ne var ki tarım ilacı kirlenmesine odaklanmak, en kötü kirletici maddeyi gözden kaçırıyor. Çok heceli organikleri bırakın bir kenara. Bizi en çok korkutması gereken şey, Cennet bahçesi düşlerine saplanmış arka bahçe bahçıvanları ile şehirdeki peyzajcının kullandığı sihirli bolluk iksiri azottur.

Gezegenimizi bir organizma olarak görenler bunu dünyanın adeta nefes almasına dayandırıyorlar. Kendi vücutlarımızın oksijeni karbondioksite ve bitkilerin karbondioksiti oksijene çevirmesi gibi, dünya da temel elementlerin kısa bir listesini bir bileşikten ötekine dönüştürerek serpiliyor. Aslında gezgende bulunan en hâkim elementler oksijen ve karbondioksittir. Üçüncüsüyse azottur.

Azot topraktaki bir katı olarak sabit halinden, onun atmosferde serbestçe dolaşmasını sağlayan doğal süreçlerle serbest bırakılabilir. Bu yapay olarak da yapılabilir. Hatta de insanlar bugün gezegenin azot döngüsüne kattığından daha fazla azot katmaktadır. Yani, insanlar oyunun içindeki azot miktarını iki katına çıkarmıştır.

Bu bir dengesizliğe yol açmıştır. Azot gübre yapmak onu tarlanın her yerine eşit bir biçimde uygulamaktan daha kolaydır. Çiftçiler ekinlerine azot attıklarında, çoğu boşa gider. Suya ve toprağa karışır, burada ya yeni kimyasal bileşikler üretmek üzere çevresiyle etkileşime girer, ya da kimbilir nerede, neyi gübrelemek için başı boş yayılır.

Asidifikasyon denilen bu kimyasal reaksiyon zehirlidir ve asit yağmurlarına epey bir katkıda bulunur. Asidifikasyonla üretilen bileşiklerden b iri de nitrous oksittir ki sera etkisini arttırır. Yeşil bitkiler genellikle karbondioksiti emerek küresel ısınmayı dengelerler. Fakat tarım arazilerindeki azot ve ona eklenen çürüyen bitkilerden çıkan metan, tarımın her hektarını, Los Angeles çevreyolunun her hektarı gibi küresel ısınmanın açık katılımcısı haline getirmektedir. Gübreleme de eşit ölçüde kaygı vericidir. Yağmur suyu ve sulama suyu azotu kaçınılmaz bir şekilde tarlalardan derelere ve kanallara, oradan nehirlere, oradan okyanuslara taşır. ABD’nin Mısır Kuşağı’nın artık suyunu alan Mississipi Nehri’nin neden bir çevresel felaket olduğunu açıklar bu durum. Azot yapay olarak büyük deniz yosunu kolonilerini gübreler, bunlar büyüyerek sudaki tüm oksijeni tüketirler. Biyologlar buna anoksiya derler, yani oksijen tükenmesi. Burada uzak gelecekteki etkileri hesaplamaya ihtiyaç yoktur. Çünkü böyle yerlerdeki hayatın bir geleceği yoktur. Her şey anında ölür. Yoğun gübre almış Mississippi nehri, Meksika Körfezi’nde New Jersey büyüklüğünde ölü bir bölge yaratmıştır.

Amerika’nın en büyük ürünü, tane mısır, hiçbir şekilde yenemez. Bu ürün ikame yiyecek üreten bir sanayi için hammaddedir. Aynı şekilde işlenmemiş buğdayı da yiyemezsiniz. Hele samanı hiç yiyemezsiniz. İşlenmemiş soya fasulyesini yiyebilirsiniz, ama bunu pek yapmıyoruz. Bu dört ürün Amerikan’ın ekilebilir alanlarının yüzde 82’sini kaplamaktadır. Bu ülkedeki tarım, yiyecek değil de yiyecek olabilmesi için ekstra enerji harcamaları gerktiren belli sayıda “tarımsal maddeler”e ilişkindir.

ABD tane mısırının yaklaşık üçte ikisinde “işlenmiş’ etiketi bulunur, yani öğütülmüşş veya başka şekillerde ikame yiyecek veya sanayi kullanımı için rafine edilmiştir. Bunun yüzde 45’ten fazlası şeker haline gelir, özellikle yüksek früktoz mısır tatlandırıcıları. Bu tatlandırıcılar Amerika’nın yoksul ve çalışan sınıflarının besini olan işlenmiş yiyeceklerin ve bilhassa meşrubatların dörtte üçünün, ana bileşenidir. Amerika’nın salgın obezitesinin yayılmasının, Archer Daniels Midland’ın yetmişlerin başlarında yüksek früktozlu tatlandırıcıyı geliştirmesinden beri beş kat artan mısır şurubu üretim eğrisiyle sıkı dostluğu bir tesadüf değildir. Ne de belaların en fazla işlenmiş yiyecek tüketen yoksulları bulması bir tesadüftür.

Hikaye Viktoryan İngiltere’nin sanayileşmesiyle başladı. O zamanlar imparatorluk, kolonilerdeki plantasyonlardan gelen şekerle dolmuştu. Bu sırada kentleri de fabrika işçileri doldurmuştu. Onları beslemenin kolay bir yolu yoktu. İşte meşhur ikindi çay molası böyle başladı. Çay demek sıcak su ve şeker demekti. Eğer işçilerin hali vakti yerindeyse çayla birlikte yoğun biçimde şekerlendirilmiş reçelli ekmek de alabilirlerdi. Britanya’da 1860 ila 1890 yılları arasında kişi başına şeker tüketiminde yüzde 500 artış oldu, tam bu dönemlerde bir erkek fabrika işçisinin ortalama ömrü on yedi yıldı. Asrın sonuna gelindiğinde ortalama bir İngiliz’in toplam besinin yaklaşık altıda biri şekerden geliyordu. Beslenme uzmanlarının önerdiğinin iki katı olan bu oran, tam olarak, bugün Amerikalıların aldığı besin şeker oranıdır.

Bununla birlikte burada hesap edilmesi gereken başka bir enerji madde meselesi daha var. Bir kahvaltı tahılının öğütme, işleme, ıslatma, kurutma ve pişirmesi, bu tahılın ürettiği besin enerjisinin her kalorisi için yaklaşık dört kalori gerektirmektedir. Bir kiloluk kahvaltı tahılının yapımında yarım galon benzin enerjisi yakılıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde yiyecek işleme endüstrisi, toplamda, ürettiği her kalori besin enerjisi için on kalori fosil yakıt enerjisi kullanıyor.

Bu rakama, fabrikadan size yakın bir mağazaya yiyeceğin taşınması için kullanılan yakıtı ya da toprağın daha ucuz olduğu kent dışlarında kurulan binlerce büyük indirim mağazalarına arabalarıyla giden milyonlarca insanın kullandığı yakıt dahil değildir. Ne var ki mısır döngüsü çemberini tamamlamak üzere. Eğer çiftçi-devlet yasa koyucularının iki partili bir koalisyonu yolunu bulursa – ki bulacaklar gibi – çok geçmeden şimdikinin iki katı yakıt alkolü içeren benzin satın almaya başlayacağız. Yakıt alkolü, hali hazırda, mısır tatlandırıcılarının hemen ardından, Amerika Birleşik Devletlerindeki işlenmiş mısırın ikinci en büyük kullanım alanıdır. Ancak bir hesaba göre, etanol üretmek için ondan kazandığımızdan daha fazla enerjiyi fosil yakıt kalorileri olarak harcıyoruz. Tarım Bakanlığı oranın yatırdığımız galon başı fosil yakıt için bir galon artı çeyrek galona yakın olduğunu söylüyor. Tarım Bakanlığına göre bu çok iyi bir şey, çünkü gazohol ‘temiz bir yakıt.’ Temizliğe dair bu iddia egzoz gazı düzeyi açısından tartışmalı olduğu gibi, Meksika körfezindeki ölü bölgeyi, tarım ilacı kirliliğini ve her tarlanın üzerinde toplanan küresel gaz bulutlarını göz ardı etmektedir anlaşılan. İddialar temiz bir vicdana dayandığına da benzemiyor: bazı insanlar yakıt için ürün talebinde bulunan sanayi ile yoksuların tahıl ihtiyacı arasındaki çekişme görünümünden rahatsız olabilirler.

Sebze ve meyve tüketenler, özellikle vejetaryenler, temel bir enerji akışı meselesi olarak, besin zincirinde alt halkalardan beslenmeyi savunurlar. Bir havuç yemek havuçtaki bütün enerjiyi almanızı sağlar, ama havucu bir tavuk beslemek için kullanıp ardından tavuğu yerseniz, enerji onda bire düşer. Tavuk enerjinin bir kısmını israf eder, bir kısmını da tüy, kemik ve diğer yenilmeyen maddeler olarak depo edip çoğunu yenecek boya gelene kadar yaşamaya ayırır. Kaba bir altın kural olarak, besin zincirinin yukarı çıkan her halkasında onda bir faktörü geçerlidir. Bu yüzden ton gibi bazı balıklar bu açıdan korkunçtur. Ton balığı ikincil bir avcıdır, yani bitki yemediği gibi, balık yiyen diğer balıkları yer ve her halkada bir sıfır eklersek bitkileri yemekten en az yüz kat, muhtemelen bin kat daha fazla enerji savurur.

Buraya kadar her şey yolundadır, ancak vejetaryenlerin tezi bazı ayrıntıları gelince ayakta duramaz. Ahlaki açıdan vejetaryenler alışkanlıklarının hayvanlara karşı daha nazik olduğunu söylüyorlar. Oysa Iowa’daki çiftçiliğin yaptığı gibi yabani hayatın yüzde 99’unu ortadan kaldırmanın nasıl bir nezaket olduğunu görmek zor oluyor. Örneğin kırsal Michigan’da patates çiftçileri beyaz kuyruklu geyiği uzaklaştırmada kendilerine özgü bir taktik kullanırlar. Onları küçük kalibre bir tüfekle karınlarından vururlar ve geyiğin dökülen bağırsaklarıyla birlikte ormana kaçıp patates tarlasına leş kokusu bırakmadan öleceğini umarlar.

Hayvan hakları bir yana, vejetaryenler, enerji meselesinde, üretilen her yiyecek kalorisi için on kalori fosil enerji kullanan işlenmiş yiyecekler yiyerek davayı kıl payı kaybederler. Bu durumda soru şudur: Soya köftesi veya soya sütü gibi işlenmiş yiyecekleri tüketmek vejetaryenliğin enerji tasarrufunu sıfırlıyor mu, yani kendi kuzu şişimi huzur içinde yiyebilir miyim? Belki. Kendi incelememi yapsam yediğim kuzunun hem yerel olduğundan hem de otla beslendiğinden, yani bir öğünde cisimleşen enerjiyi kesin bir şekilde büyük ölçüde azaltan iki faktörün mevcut olduğundan emin olurum. Örneğin burada Montana’da koyunların yakın gözetim altında sadece doğal çayırlardan beslendiği – herhangi bir besiciliğin, sabanın, tahılın, azotun olmadığı, zenginliğin soyulmadığı – çiftlikler biliyorum. Ayrıca doğrudan ot da yiyebilirim. Bu şekilde devam edebiliriz. Sistemde böyle küçük gölgelikler mevcut. Bu gölgelikleri bulmak herkesin kendi sorumluluğundadır.

Ama et yiyenler, özellikle Amerika’da yaşayanlar için bu tartışmada puan kazanmak mümkün değil. Sığır örneğini ele alalım. Büyük baş hayvanlar da otlanırlar, bu yüzden teoride tıpkı otla beslenen koyunlar gibi yaşayabilirler. Bazı et sever kültürlerin, örneğin Güney Amerika ve Meksika’da, otla beslenmeli sığırcılığa dayalı mükemmel mutfak kültürleri var. Ne var ki Amerika’da böyle yapmayız!Amerika’da üretilen tahılın yüzde sekseni çiftlik hayvanlarına gidiyor. Bütün etimizin yaklaşık yüzde seksen yedisi hayvanlarının tahıl, daha ziyade mısır ve buğday yediği besi çiftliklerinden geliyor. Domuzlarımızın ve tavuklarımızın çoğu da keza. Yetişkin hayvanların ömürlerinin büyük bir kısmını ancak vücutlarını alacak kadar büyük mekanlarda, omuz omuza, dizlerine kadar kendi boklarının içinde; tahılla ve böyle dar bir ortamda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan hastalıkları önlemek için sürekli bir antibiyotik akışıyla beslenerek geçiriyorlar. Gübreleri bir zamanlar tarlalarının gübresi olan azot bakımından zengindir. Ne var ki besi hayvanları artık tarım çiftliklerinden uzağa kaldırılmışlardır, yani artık onları mısır tarlalarına sürmek ‘verimli’ değildir. Bu bir israftır. Küresel ısınmaya neden olan bir gaz, metan üretiyor. Irmakları kirletiyor. Bu şekilde bir kalori sığır eti yapabilmek için otuz beş fosil kalorisi, domuz eti için altmış yedi fosil yakıt kalorisi gerekiyor.

Yine de bu besi hayvanları bizim yapamayacağımız bir şey yapıyorlar. Tahıl karbonhidratlarını yüksek kalite proteine dönüştürüyorlar. Her şey çok iyi ama, Amerika Birleşik Devletleri’nde kişi başına protein üretimi ortalama bir bireyin ihtiyaç duyduğunun neredeyse iki katıdır. Fazlası insan vücudunda protein olarak depo edilemez, ama yağa dönüştürülebilir. Bu, kara bir ekmek balık mucizesi ayini olarak, Zihni Sinir’e adanmış canlı, kıta ölçeğinde bir fabrika-çiftlik düzeneğinin nihai sonucudur. Çayırların verimi tahıla harcanıyor, tahılın üretimi besiye harcanıyor, besinin proteini insanın vücudunda biriken yağda kayboluyor. Hepsi federal hükümet tarafından yılda yaklaşık 15 milyar dolarlık bir teşvike sahip ve bu teşvikin yaklaşık üçte ikisi iki ürüne, mısıra ve buğdaya gidiyor.

Bu durum enerji uzmanı David Pimentel’in dünyanın geri kalanının Amerikan yiyecek üretim modelini benimsemesinden neden bu kadar endişe duyduğunu açıklamaktadır. Endişelenmelidir de, çünkü dünyanın geri kalanı endişeli. Meksika tahılının 1960’larda yüzde beşini ayırırken, şimdi yüzde kırk beşini besiciliğe ayırıyor. Mısır aynı dönemde yüzde 3’ten yüzde 31’e çıkmıştır, dünya nüfusunun altıda birine sahip olan Çin yüzde 8’den yüzde 26’ya çıkmıştır. Bütün bu yerlerde tahılı kullanabilecek yoksul insanlarla dolu, ama buna güçleri yetmiyor.

Ben kanada geyikleri arasında yaşıyorum ve onlara saygı duymayı öğrendim. Geçen kışın ortasında ay ışığının aydınlattığı bir gecede yatak odasının penceresinden baktığımda, bir oturma odası büyüklüğündeki bir çayırlıkta otlandıklarını gördüm. Birçok doğal yabani ot türü arasında sadece o küçük adayı seçmişler. Kış ortasının en kötü gecelerinden birinde, hayatlarına tehdidin en fazla olduğu bir anda, neden sadece ama sadece bu ot türü? Bu türün içerdiği büyülü besin neydi? Yabani bir hayvanın bilip de bizim bilmediğimiz şey nedir? Sanırım bu bilgiye ihtiyacımız var.

http://www.harpers.org/archive/2004/02/0079915



[1] Mutluluk bir yana Omnivore’s Dilemma kitabında Micheal Pollan, sığırların mısır bazlı yemlerden beslenmeleri çeşitli sağlık sorunlarını oldukça canlı bir biçimde ele alıyor.

[2] Doğal toprakta kaynayan mikro organizm, mikro besinler, mineraller vs’den oluşan zengin organik materyal yelpazesi ve eski tarımın parçası olan yiyen ve yenilen canlılar döngüleri yerine; canlılığı düşük toprak üzerinde aşama aşama atılan fosil yakıt türevi kimyasal gübrelerden ve gıdalarımız olacak bitkilere fışkırılan bitki ve böcek öldürücülerden doğal hayatından büyük oranda arındırılmış tarım kültürlerde görünen hacim şişikliklerine verim denir (eds.).

[3] Bu heyecan yaratan gerçek kısa adıyla EROEI ile tanınıyor (energy returned on energy invested, kullanılan enerjiyle elde edilen enerji).

col2

Tohum

Sevdiğimiz bitkilerin yaşaması ve devamlı gelişmesi için tohumlarını alıp tekrar ekmemiz lazım. Çok sayıdaki tür için, tohumlarının bitkiden nasıl alınıp saklamamız gerektiği anlatılıyor.
devamı...

 

Bahçe

Bahçevanlık bilgileri engin deniz! … Bir yerden başlamak yeterli. Tecrübeli bahçıvandan ilk başlayanlara kolay gelecek, kolay gezinebilir bir bahçecilik rehberi.
devamı...

 

Bitki Evrimi

Genler, canlı maddeye şekil verendir. Bitki genetiğini yönlendirme işini de, insan ve doğa bölüşüyor. Atalarımızın yaptıkları gibi... Sağlıklı ve sağlığımızı koruyan bitkilerin genetik potansiyelini destekleyen basit yöntemleri anlatan denemeler, incelemeler.
devamı...